27 Ocak 2012 Cuma

kar daha iyi yapar

aslında sessizlikten çok memnunum ama söylemem gereken şeyler var ve bunlar için sessizlikten daha iyi bir fırsat bulamayacağımı biliyorum. dinleyecek daha iyi bir şeyleri hep vardır.
"başıma bir şey gelmezse ya da kafama bir şey düşmezse bunu yapabilirim. o kadar da zor değil, hiçbiri değil. gerçekten, başarabilirim".
gülümsedi. bu gülümsemesini hiçbir zaman sevmemiştim. sanki konuşamadığım bir dilde bana küfrediyor gibime gelirdi o bana böyle gülümsediğinde. ne dediğini anlamadığım için, karşılığında gülümserdim ben de sadece.
"tamam, hadi beni utandır?"
aklımdan felç olmanın nasıl hissettireceğini geçiriyordum.
"sen utanmazsın ki."

kendimi üzerimde bir tişörtle sokağa attım. kar yağıyordu ve bu iyiydi, benim başka şeyler hissetmeye ihtiyacım vardı. biraz oyalanabilmeyi becerdikten sonra tekrar sıcağa döndüm. döndüğümde, ortamdaki herkes, köpek dışındaki herkes, bana tuhaf tuhaf bakmaya başladı. keşke evden evsiz gibi çıkmasaymışım, diye geçirdim içimden.
aynada biraz kendime baktım, göz torbalarımla oynadım ve masalarına ilerledim. bir masa, bir çift, ve beni sadece köpekleri seviyor. adam bir şeyler mırıldandı. iyi değildi ve beteri vardı. o sadece tiyatraldi, çiftin diğer tekiyse dramatikti ve ben hangisine oynayacağımı kestiremiyordum. bir an bir yerim ağrısın istedim, böylece oradan çekilebilmek için fırsat doğuracaktım. neyse ki seçimimi yapmıştım bu sırada, çünkü dramlar beni her zaman ağlatırdı. adama oynayacaktım. alaycı tavrına aldırmadan durmayı becerebilmiştim. bir kahve istese, gitsem ordan?
bir kahve istedi. geri dönmek ve sonrasında gitmek üzere yanlarından ayrıldım.

après vous, devant moi

yok yok. ben çok erken, çok geç, ya da hem erken hem geç sayılabilen saatlerde fransızca konuşamıyorum.
sabahları öğretmenlerle karşılaşmaktan nefret ederim. aslında hiçbir zaman karşılaşmamayı tercih ederim elbette, ama sabah vakti en olmasın dediğim. kötünün kötüsü hep cepte taşınıyor sanki, o sabah ben hiç konuşmak istemiyordum ve saat daha dokuz bile olmamıştı. tanıdık bir yüz, öğretmen ve fransız. o kadar konuşmamışım ki sesim çıkmıyor sanki. hem zaten ben zaman zaman konuşmayı unutabilen biriyim. sadece günaydın diyorum. bir de sağlığının nasıl olduğunu soruyorum, çünkü en son gördüğümde pek iyi anlaşamıyorlardı. konuşmadan önce düşünmek normu bi kenara, ben konuştuktan sonra düşünmeye bile razıyım. konuşurken düşünmek diye bir şey var çünkü ve o en fenası. sağlığının iyi olup olmadığını bile iyi soramıyorum oracıkta, ağzımda bir ses varken kafamda binlercesi dolaşıyor. ama anlıyor ve bütün kibarlığıyla beni düzeltmeden cevap veriyor. sonra neyse ki kapıya varmış oluyoruz ve "après vous" diyebiliyorum. o bir fransız olsa da ben bayanlığımla önden geçmeyi kapıyorum elbette. yine de halen hatalarımı düşünüyorum. beni aslında asla öne geçirmeyecek hatalarımı.
ben fransızca konuşamıyorum çünkü saatler ya çok geç ya çok erken.

25 Ocak 2012 Çarşamba

internet hepimizin. olmasaydı.

sabah düşündüğünüz şey, o sabahın akşamında karşınıza çıkabiliyor bazen. bana göre bu çok... önemli bir olay. mesela siz sabah bir şeyler kuruyor, bir şeylerden şikayet ediyor ya da sadece bahsediyorken; birkaç saat sonra, aynı günün içinde, henüz uyuyup uyanmadan... kurgunuz sizi buluveriyor. hatta çoğu zaman vuruveriyor da. ama kurguluğundan eser kalmamış, soyutluğu azalmış bir şekilde karşınıza çıkıyor. onu yaşıyorsunuz.
(soyutluğu azalmış demeyi, somutlaşmış demeye tercih ediyorum; çünkü bana göre insana fiziksel olmasa bile hissettirmeyi becerebilen her bir şey somut sayılır).
mesela bugün, üye olduğum web sitelerini ve çoğunlukla sosyal paylaşım platformlarını düşünüyordum. bu iş hızlı bir revizyon yapıyor olsanız bile uzun sürüyor, çünkü gerçekten her yerde gibiyim. aslında ben her yerdeyken bir sorun yoktu, çünkü tanımıyor ve daha da mühimi, tanınmıyordum. mesafeler vardı ve güzeldi. zira mesafeler güzeldir. ne zaman ki herkes her yerde olmaya karar verdi, benim için o zaman bir sorun başladı:
herkes her şeyi biliyor.
bahsettiğim "her şey" elbette ki kayda değer hiçbir şey. kastettiğim; herkesin herkesin ne yaptığını öğrenmek için deliriyor olması. önceleri sadece facebook vardı, dolayısıyla hala "özel" sayabileceğim bir sürü yerim vardı. yerim diyorum, bakın ne kadar da sahiplenmişim. ve aslında evet, ben oraların yerlisiydim de. bunu derken elbette ki çocukken keşfettiğim grubun sadece benim tarafımdan sevilmesini isterken yaptığım gibi, "oralar benim, başkasının olamaz" demiyorum. oralar herkesin, ben bunu engelleyemem. ben sadece nasıl kullanılacağını bilenlerdendim. ve keşke herkesin olmasaydı ve herkes olmasaydı.
açılan sahne facebook kullanıcı hesapları, sadece fotoğraflara bakmak için gelen arkadaş talepleri, tumblr'dan alınan çıkma teklifleri, twitter'daki 160 karakterde ancak ıkınma sayabileceğim çabalar... o kadar yorucu ki.
zamanında internet hayatımı ve reel hayatımı birbirinden ayrı tutardım. aslında ikisi de gerçekti, hatta reel olan diğerinden daha az reeldi bana göre. bir zamanlar. ama bir yerden sonra bir yerlerde ip kopuyor, çabalasanız da tutamıyorsunuz ve iki hayat birbirine giriyor. girişiyor. siz fark etmeseniz de bir kavga var orda ve sonuçlarını takvim hesabıyla ancak birkaç ay içinde fark edebilmeye başlıyorsunuz. bu birkaç ay o kadar fazla ve sinsi ki, yıla bile dönüşebiliyor. kan bağınız ve duygusal bağınız olan insanlar bir listede. yüzünü gördükleriniz de hiç görüşemedikleriniz, yine aynı listede. beraber olmak zorunda olduklarınız ve beraber olmayı istedikleriniz... bir listede. ne bekliyordunuz ki? bir insanın ancak ve sadece bir hayatı olabilir.
böylelikle her paylaştığınızı herkes görmeye başlıyor. oysa ben beni anlayabilecek insanlara seslenmiştim, hani beraber oyun başında sabahladığımız? okuldaki fondöten manyağı kızın işi ne ki orda? var işte. engelleyemezsiniz.

böylelikle, özel alanlarınız işgal ediliyor ve siz de özelliğinizi ihmal etmeye başlıyorsunuz. herkes gördükten sonra özel olmasının anlamı nedir diye sabahları kendinize sormaya başlıyorsunuz. sonra bir filmde "herkes her düşündüğünüzü bilmek zorunda değil" mahiyetinde bir cümle sarf ediliyor, ve siz de tesadüflere güvenip, bunları söylemenin vakti geldi diyorsunuz.

ama hiçbir şey değişmiyor. siz bile.

20 Ocak 2012 Cuma

türetmek ve tüketmek

her şey insanlarla alakalı.
her şey. bir yere giderken artık içiniz acımıyorsa ya da açılmıyorsa, sebep onlarındır. iyi ya da kötü, suç ya da güç onlardır. bende her ikisi de oluyordu o bir yere giderken, ama artık o yer çoğu yerle bir.
hatta, yerle bir. yıkıldı ve ben arkasından ağlayamıyorum bile. çünkü oraya gitmek isteği de kalmamış içimde. bir gün gelecek ve özlemem de kesilecek.
nedenini biliyorum, sorumlusunu da; bu yüzden oradan soğumamaya çalışıyorum. çünkü ben orda yalnız başıma kitap okurdum, uyurdum, güzel bir çay içmişliğim var, sevinmişliğim var, sevmişliğim var... hepsi benimle ilgiliydi. ben yapmıştım. bu yüzdendir ki sıcak bırakmalıyım. ama öyle olmuyor.

uzaklaşıyor. ben o kadar ısıtmıştım orayı, orası da beni. içimi. ama soğuk insanlar... her şey insanlarla alakalı.

yine de, bazen izole olmak iyidir.

ve yine de çok korkuyorum tamamen bitirmekten.

15 Ocak 2012 Pazar

bir kanji methiyesi

neredeyse iki hafta sonra kanji öğrenmeye başlıyoruz nihayet. bilmeyenler için, japonların üç tane alfabesi var: hiragana, katakana ve kanji. hiragana ve katakana'yı hallettim gibi bir şey, arada git geller yaşıyorum, ama nihayetinde gitse de geliyor. önemli olan da bu, sanırım. bu yüzden kanji'den henüz o kadar da korkmuyorum.

üstelik, bugün birkaç basit kanji gösterdi hoca. ben hiç bilmiyordum ama her bir kanjinin bir hikayesi varmış. örneğin, bir ağaç çiziyorsun ve o ağacı simgeliyor, elbette. iki ağaç çiziyorsun, ağaçlar, ağaç topluluğu oluyor. üç ağaç çizdiğindeyse, bir orman yapmış oluyorsun.
bir de bahsetmek istediğim şeylerden biri, ki bu fazlasıyla hoşuma gitti; ağız sözcüğü. ağızı kanji'de ifade etmek için japonlar, bildiğimiz gülen ağız şeklini alıp biraz üzerinde oynamış ve kanji olarak kullanmaya başlamışlar. çizgileri güldürüyorsunuz, ve işte ağız. aynı şey göz ve kulak için de geçerli, onların kanjileri de gerçek şekillerden geliyor.

dışarıda demek için, bir yerin dışında kalmış adam çiziyorsunuz mesela bir de. görüyorsunuz ya, kanji bir hikayeymiş ve her kanjinin de anlatacak bir hikayesi varmış.

derinine indikçe daha çok sevmeye başladım japoncayı. sanki konuştuğunuz her şey, yaptığınız bir eyleme bağlı.

anladıkça anlatmak istiyorum, öyle hoşlar ki. benim çok sevdiğim şeylerden biri de haftanın günleri. mesela pazartesi aygün demek, salı ateşgün demek. ben perşembe çocuğuyum, perşembe doğdum. maalesef ki bana ağaçgün'ü uygun görmüşler.
cumartesi dünyagün demek, aynı zamanda Türkiye'yi de temsil ediyor. tüm günler de burada.

işte böyle, kanjiler kol dövmesinden çok daha fazlası.

14 Ocak 2012 Cumartesi

tek

kendini sevmeye devam ettikçe, istediğin şeye dönüşemezsin. çünkü dönebileceğin birileri vardır.

harcamak sözcüğü bana o kadar da olumsuz gelmemişti. bir şeyleri harcıyorsun, ama karşılığını da alıyorsun. harcıyorsun, harcamak zorundasın, çünkü bir uğurda davranıyorsun. ama ben harcamayı da yanlış yere harcamış olmalıyım ki, bir karşılık alamıyorum.

sevdiğin adamdan, sevdiğin insanlardan, sevdiğin yerlerden vazgeçmek seni hiçbir yere götürmeyecek. çünkü kendini sevmekten asla vazgeçmeyeceksin.

çünkü kendini sevmezsen yaşayamazsın.

dönebileceğin bir sevgili, bir arkadaş, bir kapı yok. ve her şey sen düzeltmeye başlamadan öncekinden daha bozuk.

ve yeter, kabul et artık. eskisinden daha mutlu değilsin. böyle olamazsın.

yine de kendini sevmeye devam edeceksin, değil mi?

benzemek ya da benzetmek

sana takmayacağım diye kendime söz vermiştim ama dün dizi izliyordum ve seni tanımadan önce de çok sevdiğim bir karakterin sana benzediğini fark ettim.

yalnız başına bankta oturuyordu, her zamanki gibi bir şeyler okuyordu; bu sefer dergiydi okumakta olduğu. ama derginin içinde "you are not alone" yazılı bir kitapçık vardı.
asıl okumak istediği ya da okuması gereken de oydu.

işte o kitapçığı gördükten sonra sizi daha da çok benzetmeye başladım.